TOMOGRAFİ ŞAKAYA GELMEZ

Tomografi Hiroşima gibi!TOMOGRAFI YASAKLANDI

Vücüdun maruz kaldığı radyasoyn Hiroşima’da atom bombasından kurtulan kişilerdeki kadar
Normal röntgenden onlarca kat fazla radyasyon verilmesine neden olan tomografi çekimlerine İngiliz Sağlık Bakanlığı’ndan yasak geldi. Sağlıklı kişilerin vücut tomografisi çektirmesi yasaklandı. Bakanlığa göre, vücüdun maruz kaldığı radyasoyn Hiroşima’da atom bombasından kurtulan kişilerdeki kadar

İNGİLİZ Sağlık Bakanlığı önceki akşam çok kritik bir karara imza atarak sağlıklı kişilerin vücut tomografisi çektirmesine yasak getirdi. Bu yasağa gidilmesine gerekçe olarak tomografi sırasında yayılan ve vücuda nüfuz eden radyasyon oranının çok yüksek olma
sı gösterildi. Tomografi çektirmek geçen yıllarda osteoropoz, kalp rahatsızlığı, damar tıkanıklığı ve diyabet gibi hastalıkları önceden tespit edebildiği için sağlık uzmanları tarafından sıklıkla tavsiye ediliyordu. Sağlıklı bireylerin her 5 yılda bir tomografi çektirmesini öneren doktorların bu tavsiyesi üzerine harekete geçen bakanlık tüm vücudu tarayan tomografinin normal bir röntgenden 400 kat daha fazla radyasyon yaydığını tespit edince yasak kararı aldı. Tomografiye sağlıklı giren her 50 hastadan birinin maruz kalınan radyasyon nedeniyle çekim sonrasında kansere yakalandığı belirtildi.

1 tomografi 442 röntgene bedel

Yayınlanan raporda sık tomografi çektirenlerin vücutlarındaki birikmiş radyasyon seviyesinin II. Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarından kurtulanlarla eş seviyede olduğu belirtildi. Sıradan bir röntgen vücudu görüntülemek için tek bir ışın gönderirken tomografide daha detaylı bir görüntü elde etmek için art arda birçok ışın gönderiliyor. 2009 sonunda California Üniversitesi’nde görevli Prof. Rebecca Smith-Bindman’ın 1.119 kişiyi inceleyerek yürüttüğü araştırmada tek bir tomografinin 442 göğüs röntgenine ve 74 mamografiye (meme röntgeni) eş oranda radyasyon yaydığı ortaya çıkmıştı. Uzmanlar tomografideki bu riske karşın MR’ın hiçbir yan etkisi olmadığı konusunda görüş birliğine vardı. MR çekimleri sırasında sadece radyo dalgaları kullanılıyor. Bunlar da insan sağlığına zararsız.

Etkileri 30 yıl sonra ortaya çıkar

* Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

Türkiye’de bir çok insan tomografi çektiriyor. Hastaya x ışınlarının yani radyasyonun verilmesi kansere sebep olan şeydir. Bunlar vücutta kalıcı olduğu için yok edilemez. Hiç şikayeti olmayan bir kişiyi teşhis edelim diyerek tomografiye sokulmaz. İnsan tomografi çektirdiği anda kanser olmuyor. 30 ya da 40 yıl sonra ortaya çıkıyor.

* Prof. Dr. Murat Kınıkoğlu

Diğer tetkiklere göre üstün yönleri var ama kanser riskini artırması büyük bir dezavantaj. Baş ağrısı nedeniyle tomografiye giren 10 bin hastadan birinde beyin tümörü çıkıyor. Zararlı madde X ışınıdır. Tomografilerde, basit röntgen tetkiklerinden 50-200 kez daha fazla X ışını alınır. Küçük yaştakilerde ve hamile kadınlarda radyasyona bağlı kanserojen etki daha çoktur.

Cafer Beyin Mumları

Cafer Bey, İstanbul’daki büyük bir fabrikalardan birinin sahibiydi. Diğer birçok fabrika gibi, özellikle yurtdışına gönderilmek üzere soğutucular üretiyordu. Arap ülkeleri en büyük müşterileriydi. Nasılsa Araplarda hem para hem de sıcak hava bol olduğuna göre, Cafer Beyin fabrikasının pazarlama sorunu hiç olmayacak gibi görünüyordu. Çoğu zaman malı üretmeden, hem siparişi hem de ücretini önceden alabiliyordu. Kısacası işler tıkırındaydı.

Öğle yemeğinden sonra odasına çekilmiş televizyondaki haberleri izlemeye dalmasının üstünden bir-iki saat geçmeden elektriklerin kesilmesiyle oluşan büyük sessizliğin ektisiyle sanki kafasına balyoz yemiş gibi sıçrayarak yerinden kalktı. Tüm fabrika bir anda sessizliğe bürünmüştü. Fabrikada tek duyulan ses, sistemlerin tekrar çalışması için sağa sola koşuşturan teknisyenlerin ve onları yöneten mühendislerin bağrışmalarıydı. Öğlen yediği yemeğin ağırlığı da üstüne çökünce koltuğunda oturup kalan Cafer Bey göz kapaklarının kapanmasına engel olamıyordu.

Akşam fabrikasındaki ofisinde uyuyakaldığı masasından, bir karacayı tek başına yedikten sonra güneş altında uyuşmuş aslan gibi gerneşerek uyanan Cafer Bey, şoförüne aracı hazırlamasını söylerken bir yandan da yavaş yavaş çantasını topluyordu.

Yarım saat sonra evindeydi Cafer Bey. Evdeki yardımcı hanım (Artık evdeki hizmetçilere yardımcı deniliyordu) akşam sofrasını çoktan kurmuştu bile. Cafer Bey bir iki şey atıştırdıktan sonra doğru yatağına gitti çünkü sabah tam 0815’de Japonya’daki iş ortağı ve onun önerdiği başka bir firma ile telekonferans randevusu vardı. “Bu gavurlar da neden hep böyle münasebetsiz zamana randevu verirler anlamadım gitti.” diye homurdana homurdana yatağına giderken aklına İstanbul ile Tokyo arasındaki zaman farkı gelince homurtuyu keserek yarın yapacağı konferans sonucunda Japonya’ya yapılacak olan ilk ihracatının, toplam ihracatını ne kadar daha arttıracağını hayal ederek derin bir uykuya daldı. Öyle ya, Japonya gibi Dünya teknoloji merkezi olan bir ülkeye teknoloji ürünü mallarını satabilecekti.

Geceden alarmını ayarladığı cep telefonunun ilk çığlığı ile şimşek gibi yatağından fırlayan Cafer Bey, her zamanki alışkanlığı ile doğrudan banyoya gittiğinde elektriklerin kesik olduğunu fark edince banyonun her bir köşesine konulmuş mumlardan bir kaçını yakarak duşunu aldı.

Yardımcı hanım sabahki randevudan önceden haberdar edildiği için, Cafer Bey kalmadan çok önce uyanmış, kahvaltıyı hazırlamıştı bile. Cafer Bey çayından bir yudum alıp bol kaşarlı karışık tostunu ısırdığında canı sıkılmıştı. Hemen yardımcı hanımı çağırıp bir güzel haşladı. Zavallı kadın, elektrikler kesik olduğundan dolayı tostu mum ışığında hazırladığı için biraz sert olduğunu anlatmaya çabalarken Cafer Bey malikânesinden çıkmıştı bile.

Günün bu ilk aksiliğini kafaya takmamak için yol boyunca gazetelerin ekonomi başlıklarına baktığından İstanbul trafiğinin sıkışıklığı pek dikkatini çekmemişti. Fabrikadaki ofisine geldiğinde telekonferansın başlamasına daha 20 dakika olduğunu görünce rahatlamıştı ki, fabrikadaki farklılık dikkatini çekti. Tüm fabrikada her köşede mumlar yakılmış, işçiler mum ışığında sessizce ama harıl harıl çalışıyor, mal üretiyordular. İçinden muzipçe gülümseyerek “Ulan elektriğin kesilmesi iyi mi olmuş ne? Baksana bizim işçiler ne kadar da romantik ortamda çalışıyorlar.” diye düşünmeden kendini alamadı.

Saat sekizi birkaç dakika geçe telekonferansın, aslında teletoplantı demek daha doğrusuydu ama nedense bilgi işlem müdürü hep telekonferans diyordu, tüm hazırlıkları yapılmış, bilgisayarlar ve kameralar ayarlanmış, ışığın bol olması için konferans odasının her köşesine kocaman kocaman mumlar yerleştirilmiş ve hepsi de yakılmıştı.

Saat tam 0810 olduğunda bağlantı tekrar kontrol edildi. Karşı taraf ışığın biraz az olduğunu belirttiğinde fabrikada elektriklerin kesik olduğu için telekonferansın mum ışığında yapılmak zorunda kalındığı için özür dilendi. Japon teknisyen aval aval bakarken, toplantıya katılacak müşteri firmanın CEO’su ve yardımcılarının yerlerini aldığı kameradan net olarak görülebiliyordu.

Planlandığı gibi tam 0815 de teletoplantı başladı. İlk olarak söz fabrika müdürü üretim çeşitleri ve kapasiteleri hakkında birkaç açıklama yaptıktan sonra sözü finans müdürüne devretti. Finans müdürü karşısındaki Japonları onların usulü ile selamladığında Japonların dikkatinin bir anda zirve yaptığını fark eden Cafer Bey, Hasan Beyi finans müdür yaptığı için ne kadar isabetli bir seçim yaptığını düşünmeye başladığında Hasan Bey Japonlara bir takım sayıları okumaktaydı.

Türk tarafının romantik havası kameraların karşındaki Japonları da etkilemiş olmalıydıki, teletoplantı planlanandan daha kısa sürmüş ve Japonlar yaklaşık 3 milyar dolarlık bir sipariş vermeyi düşündüklerini, bunun detaylarını görüşmek ve sözleşmelerini yapmak için aynı gün bir heyetin İstanbul’a gönderileceğini bildirdiklerinde Cafer Bey için için elektrik kesintisini sevdiğini fark etmişti.

Ertesi gün Japon heyeti söz verdikleri saatte fabrikadaydı. Hemen görüşmelere başlanıldı. Japonlar ne alacaklarını çok iyi biliyordular. Hemen bir sözleşme yapıldı ve fabrikanın üretim planları da bu siparişe göre değiştirildi.

Elektrikler hala kesikti ama fabrikada üretim aynı hızla, hatta daha hızlı devam ediyordu. Ofisinin penceresinden üretim bandını seyreden Cafer Bey, üretim bandında robotlar gibi çalışan işçilerin, gerçek robotlarla rekabet edercesine düzenli ve ritmik olarak çalıştıklarını görebiliyordu.

Telefonu kaldırarak başmühendisi odasına göndermelerini söylediğinden üç dakika sonra başmühendis karşısına dikilmişti bile. İşçilerin robot gibi hızlı ve düzenli ama yüzlerinde büyük bir mutluluk ile çalışmalarını gösterdiği başmühendise bunun sebebini sordu ilk önce.

Başmühendis Ali Bey de şaşkındı bu işe. “Sanırım elektrik kesildiği için her köşeye koyduğumuz mumlar işçileri romantik bir havaya soktu, onun için bu kadar mutlu olduklarını düşünüyorum.” diye açıklama yapmaya çalışıyordu. Başmühendis Ali Beyin bu açıklaması Cafer Beyin de aklına yatmıyor değildi doğrusu.

Başmühendis Ali Bey, tüm şehirde elektriklerin kesik olduğunu söyleyince, Cafer Beyin yıllardır aklına takılan “Elektrik olmasaydı ne yapardık?” sorusuna en iyi cevabı bulabileceği gelivermişti. Öyle ya fabrikada hiçbir şey değişmemişti. Tek değişen elektrikli ışıklandırmalar durmuş, yerine konulan mumlar ise işçilerin daha hızlı ve daha verimli çalışmasını sağlamamış mıydı?

Elektriksizliğin etkisini daha yakından görmek için Cafer Beyin aklına müthiş bir fikir geldi. Şoförüne kendisini en yakın metro istasyonuna bırakmasını söylediğinde şoför İhsan efendi dikiz aynasından melül melül bakakalmıştı.

Bilet alıp metroya bindiğinde her şey tahmin ettiği gibiydi. Elektrik olmadığı için metro vagonların çeşitli yerlerine konulmuş yanar mumların ışığında seyahat eden yolcular birbirlerini eski günlere göre daha romantik bakışlarla süzüyordular.

Son durakta metrodan inen Cafer Bey bir taksi çevirerek malikanesinin adresini söyledikten hemen sonra yorucu geçen metro yolculuğundan sonra arka koltukta uyuklamaya başlamıştı bile.

Malikanesine geldiğinde her zaman yaptığı gibi doğrudan malikanenin giriş katında yer alan ısıtmalı havuza giderek kendini havuzun ılık sularına bıraktı. Birkaç kulaçtan sonra yorulduğunu fark edip sırt üstü yüzmeye geçince, havuzun kenarına dizilmiş yanar mumları fark etti. Kendi kendine “Mum ışığında yüzmek daha mı romantik yahu?” söylenmekte olduğunu ve suyun yüzünde daha kolay kaldığını fark etmişti.

Havuzdan çıkıp, kurulandıktan sonra mutfağa yöneldi. Burnuna gelen nefis ızgara kokularından menüyü tahmin etmeye çalışarak masaya çöktü. Mutfak denilen yer çoğunun sandığı gibi, oniki metre karelik bir mekan değil, aksine tam tamına 105 metrekare alan kaplayan kocaman bir mekandı. Mekan büyük olduğu için de doğal olarak aydınlatabilmek için en azından birkaç düzine mum yakılmıştı. Mumların romantik ışığı ve hafif yanık mum kokusu altında yemeğini bitiren Cafer Bey, çalışma odasına geçip müzik dolabını çalıştırdığında, peşinden gelen yardımcı kadın odadaki bütün mumları yakma işini yeni bitirmişti.

Hemen bilgisayarının başına geçen Cafer Bey, ekranı daha iyi görebilmek için sadece mumlardan birini daha yakına almak gereksinimini duymuştu. Açılan ekrandan doğrudan fabrikasının içini veya istediği herhangi bir bölümü görebilmekteydi. Üretim bölümüne göz attığında işçilerin hala huşu içinde çalıştıklarını görünce içi rahatladı. Başmühendisin odasına baktığında mum ışılarının altında hesaplara dalmış olan başmühendisin yüzündeki mutluluğu görünce daha da rahatlayan Cafer Bey, odasının kapısının kapalı olduğunu iyice kontrol ettikten sonra kamerasını yeni sevgilisi Aysu’nun yatak odasına çevirdi.

Aysu da odasında birçok mum yakmış, Cafer Beyin bağlanmasını beklediği bilgisayarının başında kendini beklerken buldu. Sevgili Aysu’su sağ yanında daha parlak yanan mumum ışığında daha da romantik ve sevimli görünüyordu. Birkaç hal hatır sözcüğünden sonra sanal aleme dalmışlardı çünkü Aysu birkaç aylığına Amerika’ya gitmişti. Mecburen şimdilik sadece sanal takılabileceklerdi.

Yaklaşık birkaç saat süren sohbetten sonra rahatlamış olarak yatak odasına yönelen Cafer Beyin gözüne, yirmi yıllık karısı Şükufe, yatak odasında yanan onca muma rağmen nedense hiç de romantik gelmemişti. Söylene söylene ve “İnşallah Şükufe uyumuştur da, benden bir şey beklemez” diyerek sessizce yatağına süzüldü.

Derin uykuya dalmadan önce fabrikanın elektrik mühendisi Emrah Beyle olan tartışması aklına takılmıştı. Emrah Bey ısrarla “Elektrik kesilmelerine karşılık yedek üniteler kurmaktan, yedek enerji ünitesi kurulmaması halinde elektrik kesildiğinde işlerin sarpa saracağından” bahsedip dururdu hep. Bütün gün gördüklerinin etkisiyle mutlu şekilde yatağına uzanmış Cafer Bey içinden “Ulan deyyus Emrah, demek yedek ünite kuracağım diye benden para sızdıracaktın ha. Al işte elektrik kesildi de ne oldu? Her şey yine tıkırında hatta daha iyi yolunda gidiyor.” diye mırıldanmaktan kendini alamamıştı.

Büyük bir sızlama ile uyandığında ne kadar uyuya kaldığını kestiremedi. Başının altına yastık yaptığı kolu uyuşmuş, sanki kolu yok olmuş gibiydi. Kolunu kıpırdatmak istediğinde kolunun kendini dinlemediğini görünce paniğe kapılan Cafer Bey, sol eli ile sağ kolunu yukarı kaldırıp bıraktığında sağ kolunun tekrar yanına düşüşünü, tekneden denize düşen bir adamın köpekbalığıyla yüzyüze geldiği andaki şaşkınlığı ile eşdeğer bir şaşkınlıkla ve korkuyla izlemek zorunda kalmıştı. “Aman Allah’ım felç oldum sanırım.” diye düşünürken, felçli biri olarak artık neleri yapamayacağını aklından geçiriyordu.

Birkaç dakika sonra sağ kolunun hafif hafif de olsa canlanmaya başladığını hisseden Cafer Bey, telefona uzanarak fabrika doktorunu çağırdı. Birkaç dakika sonra gelen doktor Davut Bey, birkaç kontrolden sonra sadece koluna giden kan damarının katlanmaktan dolayı sıkışması sonucunda koluna kan gitmediği için sızı yaptığını söylediğinde artık sağ kolunu eskisi gibi oynatmaya başlayabilen Cafer Bey, doktora teşekkür ederek gönderdikten sonra fabrika müdürünü çağırdı.

Fabrika müdürü Mahmut Bey odasına geldiğinde hala suratı asıktı. Fabrikadaki son durumu sorduğunda, Cafer Bey mahcup gözlerle bakarak “Efendim, öğleden beri elektriklerimiz hala kesik. İlgili kurumları aradık. Teknik bir arızadan dolayı üç gün daha elektrik vermeyeceklerini söylediler. Bu durumda yedek jeneratörlerimiz de olmadığı için dört gün daha üretim yapamayacağız demektir. Aksi gibi Arapların siparişi olan yüz bin soğutucuyu yetiştirmemiz mümkün değil. Adamları arayıp süre istedim. Yamyam herifler ek süre vermek bir yana, eğer üç gün içinde en azından elli bin soğutucuyu yollayamazsak siparişi iptal edeceklerini söyleyip telefonu yüzüme kapadılar. Depolar baktım sadece yirmi bin soğutucumuz var. Elektrik olsaydı kalan üç günde otuz bin siparişi yapabilir, sözleşmeyi uzatabilirdik ama artık mümkün değil”

Fabrika müdürü sözünü bitirdiğinde, “Ne ruyaydı be…” demekten kendini alamayan Cafer Beyin aklından çocukluğundan kalma bir tekerleme geçmeye başlamıştı. “Saldı Cefer, bez getir- tırlatmadan tez getir.”

NOT: Eğer bu deyimin orijinalini biliyorsanız “saldı” kelimesi yerine orijinalini koyabilirsiniz.

NÜKLEER FELAKET KAPIMIZDA

Güneş Enerji Santralleri de Masum Değilmiş

Amerika Birleşik Devletlerinde bir problem daha ortaya çıktı.

 

Mühendislikte bazı problemler önceden tahmin edilebilir ve ona göre de tedbirler alınır.

 

Bazı zamanlarda hiç tahmin edilmeyen bir problem ortaya çıkabilir. Bu durumda ortaya çıkan probleme göre çözüm üretilmeye çalışılır.

 

Örnek olarak güneş enerji panellerinin ekolojik olarak çevreye hiç zararı olmayacak sanılıyordu.  Derken Amerika Birleşik Devletlerinde bir güneş enerjisi santrali (GES), açıldıktan sonra büyük bir sorunla karşılaştı.

 

KUŞLAR.

 

Kuşlar uçarken yukarından baktıklarında parıldayan güneş enerjisi panelleri tarlasını göl olarak algılamakta ve avlanmak için buralara inmekte ve inince de yüksek ısıdan dolayı ölmektedirler.

 

Şimdi bilim insanları kuşların buralara inmesini önlemeye çalışıyorlar.

Rüzgar Enerjisi Masum Değilmiş

Amerika Birleşik Devletleri’nde bir enerji şirketi, rüzgar çiftliklerinde kaya kartallarının ölümü nedeniyle bir milyon dolar cezaya çarptırıldı.

BBC Türkçe‘nin haberine göre, Duke Energy Renewables adlı şirket, Wyoming’deki iki tesisinde son üç yıl içinde toplam 14 kaya kartalının ölmesiyle ilgili suçlamaları kabul etti.Associated Press ajansı,Obama yönetiminin ilk kez bir rüzgar enerjisi şirketine ceza kestiğine dikkat çekti. Ödenecek para doğal yaşamı korumayla ilgili kurumlara yönlendirilecek. Duke Energy şirketine, Göçmen Kuşlar Anlaşması Yasası uyarınca ceza kesildi. Bu yasa, kaya kartalı ve diğer kuş türlerini koruma altına alıyor. 2013′te bir grup biyolog tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, 10 eyaletteki rüzgar enerjisi tesislerinde 2008′den bu yana toplam 67 kaya kartalı ve kel kartal öldü. Avlarına odaklanan kartallar, rüzgar türbinlerinde son anda farkettikleri pervanelere çarparak can veriyor. Kartallar ayrıca, hızla dönen pervanelerin yarattığı hava akımına kapılıyor.Duke Energy Renewables Başkanı Greg Wolf kartalların ölümü nedeniyle üzgün oldukklarını, sorunu çözmek için çevre koruma kurumlarıyla işbirliği yapacaklarını söyledi.

Bu çerçevede yakınlarda uçan kartalları tespit etmek için radar kullanılması, bölgede kartal yoğunluğunun fazla olduğu dönemlerde türbinlerin faaliyetlerinin sınırlandırılması öngörülüyor.

Duke Energy Renewables, Duke Enerji’ye bağlı bir şirket. 50 milyar dolarlık piyasa değeri bulunan ve Amerika’nın en büyük elektrik enerjisi şirketi olan Duke Energy’nin 7 milyondan fazla müşterisi var.

Nükleer bir ihtiyaçtır

Şule Ergün “Nükleer enerjiye ihtiyaç var”

30-31 Mayıs 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen İstanbul Nükleer Santraller Zirvesi öncesinde Hacettepe Üniversitesi Nükleer Enerji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ve Zirve Başkanı Şule Ergün sorularımızı yanıtladı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) isimli kuruluşların destekleriyle gerçekleşecek olan zirve öncesinde Enerji Mühendisleri Derneği Sayman Üyesi de olan Ergün, Türkiye’nin en az enerji mühendisleri kadar iyi niyetli çevreci aktivistlere de ihtiyacı olduğunu vurguladı… Ergün’e sorularımız ve cevapları şöyle: 

DSC_0311

Nükleer enerjinin daha ekonomik olması NGS’lerinin Türkiye’de faaliyete geçmesi için yeterli bir sebep midir?

Nükleer santrallerden üretilecek elektriğin ucuza mal olacak olması ve Türkiye’de elektriğin ucuza alınabilecek olması elbette önemli. Ancak bunun yanında elektrik üretiminin güvenli ve sürekli yapılması ve sürdürülebilir olması da önemlidir.  Tüm bunlar, çevre etkileri göz önüne alınarak da değerlendirildiğinde ülkemiz için enerji üretimi alternatifleri içinde nükleer enerji seçimi çok güzel bir seçim olarak öne çıkmaktadır. Bu seçim, yukarıda sıralanan kriterler doğrultusunda tüm alternatiflerle birlikte enerji verimliliği de göz ardı edilmeksizin değerlendirilmelidir.

  • NGS’lerin tamamlanıp faaliyete geçmesi ne kadar sürer?

İnşaatlarının başlamasından itibaren nükleer santrallerin işletmeye alınması 5-6 yıl sürer.

  • Petrolün ve doğalgaz kaynaklarının ömrünün kısıtlı olması dünyada olduğu gibi ülkemizde de enerji alternatifleri arayışını gündeme getiriyor.  Peki sizce enerji üretiminde hem ekonomik hem de verimli olan NGS’lerin güvenilirliği nedir?

 Bu soruyu arz güvenliğini kast ettiğinizi düşünerek cevaplıyorum:… Doğada petrol ve doğalgaz gibi şimdi yaygın olarak işletilen ve ülkemize de yapılması planlanan santrallerde de yakıt olarak kullanılan uranyumun da tükenmesi söz konusudur. Ancak bu özellikle de nükleer atıkların tasfiyesinde önemli faydalar sağlayabilecek olan kullanılmış yakıtın yeniden işlenmesi ve üretken reaktörlerin işletmeye alınması ile geciktirilebilecek hatta ortadan kaldırılabilecek bir sorundur. Ayrıca kullanılmamış yakıt radyoaktif olmadığından ve hacimce çok yer kaplamadığından depolanarak yakıtın güvenli olarak sağlanması gerçekleştirilebilir.

  • Japonya teknoloji ve bilim uygulamalarındaki başarılarıyla yıllardır dikkatleri üzerine çeken bir ülke.  11 Mart 2011 tarihinde Japonya’da deprem ve tsunaminin ardından Fukuşima faciasını yaşandı. 160 bin kişinin evsiz kaldığı,  Fukuşima Nükleer Santralı patlamasının gerçekleştiği sahanın temizlenmesinin en az 30-40 yıl sürecek. Yüzde 42’si birinci derece deprem kuşağı üzerinde bulunan Türkiye’de Akkuyu ve Sinop NGS sahaları deprem ve Akdeniz’deki herhangi bir tsunami için riskli bölge midir?

Japonya’nın teknoloji ve bilim uygulamalarını gösterişli bir şekilde yaptığı gerçektir. Bu soruda Japonların bile depreme ve tsunami’ye karşı güvenli bir santral yapamadığı kastı varsa, bu aslında çok da doğru değildir. Fukushima-Daiichi kazasında öngörülemeyen tsunaminin büyüklüğüdür; en azından şimdiki bulgulara göre kazaya deprem neden olmamıştır. Nükleer santraller her koşul altında güvenli işletilecek şekilde tasarlanabilirler. Burada önemli olan bahsettiğim koşulları belirleyebilmektedir. Ülkemizde de nükleer santral sahası olarak belirlenen her sahada deprem gibi tsunami gibi etkenler ve bunların tasarımda kullanılacak öngörülebilen en yüksek büyüklükleri belirlenecektir ve tasarımlar belirlenen koşullar ve değerler hesaba alınarak yapılacaktır. Sinop sahası için detaylı bilgim yok ancak Akkuyu bölgesinin tsunami söz konusu olduğunda yüksek risk taşımadığını söyleyebilirim.

DSC_0253

  • NGS ‘lerde alınacak güvenlik önlemleri beraberinde sürekli ve ciddi yatırımları getirecek.  Teknolojinin sürekli yenileniyor olması da aynı şekilde.  Riskleri azaltmak mümkün ama ortadan kaldırabilecek bir teknoloji var mı?

Tüm teknoloji ve aktivitelerin riskleri vardır. Bu riskleri sıfıra indirmenin tek yolu vardır; o teknolojiye hiç sahip olmamak ya da riskli aktiviteyi hiç yapmamak. Ancak elbette yine her teknolojide ve aktivitede riski azaltmanın yolu vardır. Nükleer santrallerde risk nükleer enerji üretimi sırasında açığa çıkan radyasyonun santralden kaçarak halkın sağlığını tehdit edecek düzeyde çevreye salımlanmasıdır. Bunun önüne tasarımlar, güvenlik sistemleri, bu sistemlerin işlevlerini yapmasını sağlayacak prosedürler ve kalite kontrolleri ve denetlemelerle, en önemlisi de güvenlik kültürü ile geçilebilir. Yani risk yalnızca teknolojik olarak değil farklı birçok önlemle de azaltılabilir ki bu önlemler aslında kaza önleyici oldukları için ucuz önlemlerdir.

  • NGS’lerin üretim ve güvenlik ömürleri nedir?

Ülkemize yapılması planlanan üçüncü nesil santrallerin ömrü 60 yıldır; ancak bu süre işletmeye ve uzatma lisansına bağlı olarak 80 yıla çıkabilir.

  • Pahallı bir enerji yatırımı olan NGS’ler Türkiye’nin enerji sektöründe dışa bağımlılığını azaltacak mı? NGS’lerin doğalgaz ithalatına etkisinden bahsedebilir miyiz?

Enerji sektöründe dışa bağımlılık birincil kaynakların ithal edilmesinden doğmaktadır. Bu anlamda, elektriği nükleer enerjiden üretmenin en azından elektrik üretimi için doğalgaza duyulan ihtiyacı azaltacağı öngörülmektedir. Dolayısıyla enerjide dışa bağımlılığı birincil kaynakların ithal edilmesi olarak tanımlarsak, nükleer santrallerle elektrik üretmenin bu anlamda olumlu etkisi olacağı söylenebilir.

  • İleriki yıllarda cep telefonumuza kontur alır gibi evimize elektrik alacağımızdan, operatör seçer gibi elektrik şirketi seçeceğimizden bahsediliyor. Elektrik piyasasının sıkı bir rekabete gireceği yönünde sohbetler var. Nükleer santrallerde elektrik üretmenin elektrik piyasasına etkileri neler olur?

Nükleer santralin Türkiye elektrik enerji üretiminde katkı sağlaması ne tür avantajlar sağlayacak diye düşünüldüğünde bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:

1. Son kullanıcının üretilen elektrik enerjisine yaptığı ödeme yüzde 20-30 oranında düşüş gösterecek,

2. Düşük maliyetli enerji üretimi sağlanacak,

3. Enerji Bakanlığı bünyesinde yer alan kurumlarca yapılan karşılanamayan talep tahminleri karşılanabilir hale gelecek,

4. Nükleer santrallerin eklenmesi ve santrallerin baz yük olması nedeniyle yerli kaynakların tüketimi azalacak,

5. Talebin karşılanması için doğalgaz santrallerine olan bağımlılık azalacak,

6. Yerli kömür rezervlerinin kullanım süreleri artacak,

7. Kömür ve doğalgaz santrallerinin kullanımı azalması ve nükleer santrallerin devreye girmesiyle beraber CO2 ve diğer sera gazlarının salımında düşüş olacaktır.

  • NGS’ler İstihdam alanı olacak mı? Türk mühendisleri de görev yapacak mı?

NGS’ler yalnız mühendisler için değil başka meslek dalları için de istihdam alanı olacaktır, istihdam en çok inşaat sırasında gerçekleşecektir. NGS’lerin işletilmesi ve lisanslanması sırasında istihdam olacaktır, özellikle de lisanslama için Türk mühendislerin istihdamı söz konusu olacaktır.

  • AB ülkelerinde 2011 sonrası enerji politikalarında değişiklikler olmakta… Bunun en büyük örneği Almanya.  Almanya, 2011 yılındaki Fukuşima faciasının ardından nükleer enerji üretiminden kademeli olarak çıkma ve açığını yenilenebilir enerjiyle telafi etme kararı almıştı. Almanya şu anda enerji ihtiyacının yüzde 25′ini yenilenebilir kaynaklardan karşılıyor. Berlin, yenilenebilir enerjinin payını 2025 yılına kadar yüzde 40-45 seviyesine çekmek istiyor. Türkiye’nin enerji sorunuyla alakalı NGS’den başka çözümü yok mu?

Türkiye’nin enerji sorunu her hangi bir şekilde çözülebilir, çözüm için birçok alternatif üretilebilir ancak ekonomik, sürekli, güvenli ve sürdürülebilir enerji üretimi isteniyorsa nükleer santrallerden elektrik üretmek en uygun çözümdür. Ayrıca nükleer santrallerden elektrik üretmek yenilenebilir enerji yatırımları ve bunlar için teknoloji üretiminde ülkemizi rahatlatacaktır.

  • Nükleer santrallerle ülkenin elektrik enerjisi sorununu bitirir mi?

Türkiye’de enerji ihtiyacı arttıkça, bahsettiğiniz sorun hep var olacaktır ve hep enerji üretimi için uygun yollar aranacaktır, aranmalıdır da.

  • Türkiye’nin ilk nükleer santralı Akkuyu’nun finansmanı tamamlandığını biliyoruz. Enerji Bakanı Yıldız, santralı yapacak Rus kamu şirketi Rosatom’un 26 uluslararası bankadan 22 milyar dolarlık kredi aldığını belirtti. Türk Mühendislerinin de yıllardır Rusya’da NGS teknolojileriyle ilgili eğitimde olduğu da bilinmekte.  Türkiye’de yıllardır örgütlenen çok sayıda “Nükleer Karşıtı” sivil toplum kuruluşları da var.  Ekonomi açısından yurt içinde seçimleri yeni atlatmışken ve önümüzde ki aylarda Cumhurbaşkanlığı seçimleri olacakken sükunete ihtiyaç olduğu kanısındayım.  Gezi Parkı eylemlerinin, yeşili koruma, asırlık ağaçları kestirmeme eylemi olarak başladığı biliniyor.  Sizce doğaseverler ve nükleer karşıtı gurupların başlatacakları eylemler toplumsal duyarlılık adına güç toplayıp siyasi ve ekonomik istikrarı etkileyecek boyuta gelir mi?

Bahsettiğiniz grupların tüm konulardaki hassasiyetleri önem verilerek ve titizlikle değerlendirilmelidir. Bu grupların siyasi ve ekonomik durumu etkileyebilecek/yönlendirebilecek eylemleri olur mu inanın bilmiyorum. Yalnızca tüm samimiyetimle söylüyorum, özellikle yeterli teknik donanıma sahip ve hakikaten iyi niyetli her çevreci aktivistin ülkemize en az biz nükleer enerji mühendisleri kadar gerekli olduğunu düşünüyorum.

  • Termik ve hidrolik potansiyeli olan bir ülkeyiz. Bu aralar dünyanın enerji haritasının değişeceğinden bahsediliyor. Yarının enerji piyasasını elinde tutacak olan başlı başına bir kaynak gibi gözüküyor. Bu konuyla ilgili görüşlerinizi merak ediyorum?

Röportajın başında söylediklerimi tekrar etmek istiyorum: Türkiye için enerji üretiminde tercih edilecek kaynak, ekonomik, çevreci, güvenli ve sürdürülebilir olmalıdır. Eğer böyle ise Şeyl gazı ülkemiz için alternatif bir enerji kaynağı olarak elbette değerlendirilmelidir.

Etiketler:  »  » 

Read more: http://www.madenmetal.net/nukleer-enerjiye-ihtiyac-var/#ixzz3128sjT5D

Kayseri’de Güneş Enerji Santrali

NPP-TIANWAN-CIN2.png

Kayseri OSB  Başkanı Ahmet Hasyüncü“Kayseri OSB’ye Türkiye’nin en ucuz güneş tarlasını kurmak için anlaşma yaptık”, demiş ve ilave etmiş; “Normalde 40 milyon avroya mal olabilecek ve 35-40 yılda kendini amorti edebilecek 16 megavatlık santrali 12 milyon 800 bin avroya kuracağız. Santral 6-7 yıl gibi bir sürede kendini amorti edecek.” (A.A)

 

Tabii soru şu: “Normalde 40 milyon avroya yapılacak 16 MW’lık bir güneş enerjisi santralı nasıl 12 milyon 800 bin avroya” kurulabilir? Dikkatiniz çekerim, üçte bir fiyata; sudan ucuz. Bu kadar “iskonta” pek anlaşılabilir gibi değil. Kursa kalmayın. Bir santral düşünün, Megavat’ı (MW) 2,5 milyon; W’ı, 2,5 avroya çıkıyor.

 

Hasyüncü büyüğümüze soralım; 40 milyon avroda, bir yanlışlık olmasın? Demek ki, güneş enerjisi santralı üreten/kuranlar ne biçim kazık atıyorlarmış? Kazığı gören büyüğümüz Hasyüncü, bunu yememiş, neredeyse, üçte bir fiyatına bağlamış.

 

Hasyüncü’nün heykelini OSB’ye dikmek ve millete kazık atanlara nasıl ders verdiğini de altına not düşmek gerekir. Tabii, bunda Camii Kebir esnaflığından geliyor olması, önemli bir rol oynamıştır.

***

İsterseniz fiyatları bir de dolar cinsinden hesaplayalım. 40 Milyon avro, bugünkü kurdan 55 milyon dolar yapar. Santral 16 MW (Megavat) olduğuna göre, MW başına tesis bedeli 3 milyon 500 bin dolar eder ki, müthiş bir rakam. Umarım, yanlış hesaplamadım.

 

Kusura kalmasın; değerli büyüğüm, bu piyasayı bilen hiç kimse bu kazığı yemez. MW’ı üç buçuk milyon,yani W’ı 3,5 dolara da kimse santral kurmaz. Kim kurdu acaba? Merak ediyorum. Yoksa, klasik, Hasyüncü propagandalarından biri olmasın.

 

Biliyorsunuz, Hasyüncü, (Gobels) vari propaganda yöntemleri ile, Tayyip beyin de katılımı ile, bir günde 300 fabrikanın temelini atmış, bir yılda inşaatlarını bitirtmiş ve ikinci yıl sonunda üretime geçirtmişti.

 

Biz de cehaletimizi ortaya koyup; bu süreçte, bırakınız bu kadar fabrika yapmayı, küçük sanayi sitesi kuramazsınız, türünden bilimsel karşı çıkışlar yapmıştık. Ama yanıldık. Baksanıza, bu sayede Kayseri Sanayi şaha kalktı. Demem o ki, güneş santralında da benzeri bir yanılgı içerisinde olabilirim.

***

İsterseniz Hasyüncü’nün övündüğü fiyatları dolara çevirelim. 12 milyon 800 bin avro, yine bugünkü kurla, 18 milyon dolar eder.  MW başına da maliyet 1 milyon 200 bin dolar (W başına 1,2 dolar) olur ki, bir güneş enerjisi santralı için doğal bir rakam. Hemen belirteyim, W başına 1,5 dolara kadar yolu var.

 

Ha. Bir şey daha anımsatayım. On yıl önce olsaydı bu santral, daha pahalıya kurulurdu. Gelişen teknoloji ve artan rekabet nedeniyle, santral kurum fiyatları çok aşağıya çekildi.

***

Gelelim zurnanın zırt dediği yere: Ayıca maliyete; OSB’nin göbeğinde ayrılacak 600 dönüm arazinin bedelini koyun. Bakalım neye baliğ oluyor? Bilmeme ama Kayseri OSB’de arsa metrekare fiyatı 50-60 liradan aşağı değil. Başarı, bunun neresinde, anlayamadım?

 

Tabii, burada sorulması gereken temel soru şu: Elektrik piyasasının acımasız bir rekabete girdiği bir ortamda, Kayseri OSB’nin enerji santralı kurması, doğru mu? Anlaşılan OSB’nin sokağa atılacakonlarca milyon doları var.

 

Bir diğer konu da şu: bir güneş enerji santralının, kapasite kullanım oranı ya da toplam verimi yüzde 20-25’i geçmez. Yani, elde edeceğiniz elektriği, kuracağınız, 4-5 MW’lık bir doğal gaz santralından da elde edebilirsiniz.

 

Bu santralin maliyeti de yaklaşık 5 milyon dolardır. Ayrıca; ayrılması gereken alan da, taş çatlasa50-60 dönümü geçmez. Yani, güneş için ayıracağınız 600 dönümün onda biri kadar. Ayrıca; sürekli ve kararlı bir üretim söz konusu.

 

Nihayet, bir güneş santralında üretilecek elektriğin kWh’i, çok çok yüksek olur. Yani, bu denli bir elektrik girdisi ile, kimse mal ve hizmet üretmez. Üretirse, rekabet edemez. Ucuzu varken, “iç ihtiyaç” için kurmaya da değmez. İnşallah ülkemiz, “Güneş çöplüğüne” dönmez.

 

Ayrıca; enerjide dışa bağımlılığımız, rüzgar ve güneşle azaltılamaz. Unutmayın, bu ülkenin yıllık enerji talep artışı, düşük senaryoya göre, yüzde 5-6 civarında. Ama küçük birimler için (en fazla bir MW), bir ev, bir çiftlik, bir role istasyonu, Bir benzin istasyonu, küçük bir site, dağ başındaki küçük bir tesis için kurmaya değer. Yönelim de bu yönde olmalı.

 

Yoksa; bir dirhem tat için bir çuval keçiboynuzu yiyen adamın; “bu kadar tat için bu kadar kazık yenir mi?”, demesine eş bir durum çıkar orta yere.

Beyin Düşmanlığında Zirveye Çıkanlar

TÜBİTAK, 'o yapmamıştır' deyip reddetti, Almanlar burs verip öğretmen yaptı!
08/01/2014 15:32

TÜBİTAK’ın yaptığı projeyi ‘seviye üstü’ bularak reddettiği Paksoy’a, Almanya burs verdi.
Radikal.com.tr - Milliyet’in haberine matematiğe büyük ilgi duyan ve sürekli kendini geliştiren İstanbul Erkek Lisesi öğrencisi Barış Paksoy, 2011’de Türkiye Bilimsel ve Teknoloji Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK) liseler arasında düzenlediği matematik projesi yarışmasına katılmıştı. Tek başına hazırladığı ‘Ramanujan Asalların Genelleştirilmesi’ projesiyle derece almak isteyen Paksoy, TÜBİTAK İstanbul Bölgesi Koordinatörü Prof. Dr. Ulvi Avcıata tarafından, ‘Seviye üstü çalışma olduğu, tek başına hazırlanmadığı’ gerekçesiyle reddedildi.

Paksoy projesini jüri önünde savunmak ve kendisine ait olduğunu kanıtlamak istemiş ancak talebi reddedilmişti. Bunun üzerine Paksoy ve ailesi, yürütmeyi durdurma, maddi tazminat ve projeler arasında yapılan seçimin iptal edilmesi talebiyle yargıya başvurdu. Mahkeme yürütmeyi durdurma kararı aldı, atanan bilirkişi de Barış’ın projeyi tek başına hazırlayabileceğini belirtti.

15 yaşındayken TÜBİTAK’ın ilköğretim okulları için düzenlediği Ulusal Matematik Olimpiyatları’nda bronz madalya kazanan Paksoy, İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra geçen yıl bursla Berlin Humbold Üniversitesi’ne kabul edildi. Paksoy, ilköğretim ve lise öğrencilerine ücretsiz matematik dersleri veriyor.

Barış’a bilimsel yanıt: Yaşın yetmez

‘YENİ HEDEFLER’ 
Ali Nesin’in başında olduğu Nesin Matematik Köyü’nün öğrencisi olan Paksoy, projesini şöyle özetlemişti, “Amerika’nın meşhur matematik dergilerinden American Mathematical Monthly’de Ramanujan asallarına dair literatürde yazılan ilk makaleyi okudum. Kendi problemlerimi ürettim, kimisini çözdüm, kimisini çözemedim. Uğraşılmamış problemlerle uğraştığım için özgün, yeni sonuçlara ulaşabildim.”